
Benim sevdiğim çocukluktan gelen bazı minik şeyler var. Bunlardan biri saçımın okşanması ve öylece uyuyakalmak. Babaannem alıştırmıştı beni ve hatta uyumadığım çoğu zaman gider dizine yatardım ki saçlarımı okşasın ve uyuyabileyim diye. Hala da bu olayı aşamıyorum. Dizine yattığım pamuk babaannemin kefenlenirken o saçlarımı okşadığı ellerini öptüm. Doğduğum gün onunla böyle vedalaştık.
Bu yıl doğum günümü kutlamadım.
Daha doğrusu hayat, 14 Eylül için benden başka bir plan yapmış.
İnsan doğum günlerinde yeni yaşından bir şeyler bekliyor. Güzel bir haber, küçük bir sürpriz, sevdiği insanların sesi… Ben 36’ya girerken bir mezarlığın içindeydim. Babaannemi toprağa verdim. Tuhaf olan şu ki, 2003 yılının münasebetsiz eylülünün 14 ünde de babamı hastaneye yatırmıştık. Sonra da birdaha görüşemedik kendisiyle. Amcamın deyimiyle, “annemden ben ayrıldım ama abim kavuştu şimdi de”
Bu sene Doğduğum gün, sevdiğim birinin bu dünyadaki son yolculuğuna denk geldi. Bundan daha tuhaf bir yaş başlangıcı düşünemiyorum. Hayır beni arayan insanlar cümleye nasıl başlayacaklarını şaşırdı, en sonunda muhabbet şuna döndü; nice yaşlara elif başınız sağolsun🥲
O gün “iyi ki doğdum” diyemedim. Pasta düşünmedim, mum üflemedim, yeni yaşımla ilgili büyük cümleler kurmadım. Bir insanın yokluğunun, bir insanın doğduğu güne nasıl sığabildiğini anlamaya çalıştım sadece. Mezarlıkta bi süre overthinkledim yani.
Çok duygusal şeyler yazamayacağım, çünkü ben doğum günümü yıllardır hiç ciddiye alamadım. Siz süslü cümlelerle eylül bize huzur getir gibi paylaşımlarla sonbaharı karşılarken beni eylül ayı bir şekilde hep vurdu vurdu duvara attı dkdk😅 feekat yine de iyi ki doğdun mesajları sesleri e mutlu ediyor tabisi 🫰🏻
Ben o gün ikisinin tam ortasında kaldım. Bir yanım 36 yaşına giriyordu. Bir yanım çocukluğumdan beri orada olan bir insanın artık olmayacağını anlamaya çalışıyordu. Beyin 404 not found.
Ve ilk defa yaş almak bana kutlanacak bir sayıdan çok, zamanın gerçekten geçtiğini hissettirdi.
Çocukken ailedeki herkes hep orada kalacak sanıyorsun. Aynı evler, aynı sesler, aynı bayramlar, aynı insanlar… Sanki hayatın dekoru hiç değişmeyecekmiş gibi. Sonra steve jobs un minimal evi gibi bi sandalye bi masa kalıyor ortada.
Büyüyorsun.
Bir sandalye boşalıyor.
Bir ses eksiliyor.
Bir evin içindeki düzen değişiyor.
Ve bir gün, doğum gününde kaç yaşına girdiğini düşünürken aslında ne kadar çok şeyin geride kaldığını fark ediyorsun.
Zalım 36 bana daha ilk gününden bunu söyledi:
Hiçbir şey sonsuza kadar burada değil.
Garip olan şu ki bu cümle beni eskisi kadar korkutmuyor. Hiçbir zaman ölümden korkan bi insan olmadım çünkü her düştüğümde kalkabilecek bi güce sahiptim. Güzel getirdim kendimi bu yaşa. Acılarıma sığınmadım. Travmaydı belki ama bunu kimseye yüklemedim. Paylaştım ama gülerek. Kalkıp tekrar önüme bakarak. Çünkü bana yazılmış geçmiş buydu ve onu yazan Allah’tı. Bir gün bile isyan etmemem bundan.
Biraz hüzünlendiriyor, evet.
Ama aynı zamanda bazı şeyleri gereğinden fazla ciddiye aldığımı düşündürüyor.
İnsan ölümün bu kadar yakınına oturunca hayatın bazı meseleleri bir anda küçülüyor.
Çünkü sonunda insanın elinde gerçekten çok az şey kalıyor:
Sevdiği insanlar.
Onlarla geçirdiği zaman.
Hatırladığı birkaç cümle.
Bir fotoğraf.
Bir koku.
Bir kahkaha.
Ve keşke daha çok kıymetini bilseydim dediği sıradan günler.
Belki 36’da biraz daha sıradan günlerin kıymetini bilmek istiyorum.
Bir kahveyi içerken gerçekten orada olmak.
Fotoğraf çekerken başka bir şeyi düşünmemek.
Sevdiğim birine onu sevdiğimi söylemekten utanmamak.
Ama birinin bana değer vermesini sağlamak için de kendimi tüketmemek.
Her şeyi çözmek zorunda olmadığımı kabul etmek.
Bazı şeyleri Allah’a bırakabilmek.
Çünkü bu yıl yeni yaşıma girerken ilk kez şunu çok derinden hissettim:
Hayat kontrol edebildiğimiz bir şey değil.
Kimin geleceğini, kimin gideceğini, hangi günün bizi güldürüp hangi günün dizlerimizin üzerine çökerteceğini bilmiyoruz.
Belki de bütün mesele, bilmediğimiz bir hayatın içinde yine de yaşamaya cesaret etmek.
O yüzden bu yıl mum üflerken dilek tutamadım.
Ama şimdi bir dileğim var.
36 yaşındaki Elif daha az korksun.
Kaybetmekten korktuğu için hiçbir şeyi sıkıca tutmasın.
Gidecek olanı zorla tutmaya, gelecek olanı zorla çağırmaya çalışmasın.
Sevsin.
Üretsin.
Fotoğraf çeksin.
Yazsın.çizsin.
Dua etsin.
Gülsün.
Mizahi metaforlarına devam etsin.
Gerektiğinde ağlasın.
BİR KUŞ KADAR ÖZGÜR OLSUN. KAFESİNDEN ÇIKSIN.
Ve hayatın güzel olması için her şeyin istediği gibi olması gerekmediğini öğrensin.
Bu yıl doğum günümde bir yaş daha büyümedim sadece.
Birinin ömrünün bittiği gün, kendi ömrümden bir yılın daha başladığını gördüm.
Sanırım 36’yı uzun süre bu yüzden hatırlayacağım.
Hoş geldin 36.
Bu kez senden çok şey istemiyorum.
Bana sadece, vaktim varken kaldığım yerden devam etmeyi öğret.
Her şeye rağmen iyi dileklerini gönderen yanımda olan herkese
Sevgilerrss 😘
Çok sevdiğim bi şarkıyı da bırakıyorum. Khodahafez Farsça’da Hoşça kal anlamına geliyor. Aslında giden bir sevgiliye yazılmıştı. Sonra İranlı genç bir kadın bu şarkıyı sokakta söyledi ve sesi bir polis düdüğüyle kesildi. O anda “Khodahafez”, bir aşk vedası olmaktan çıktı; susturulmaya, korkuya ve boyun eğmeye söylenen bir vedaya dönüştü. Çünkü bazen bir şarkının hikâyesini onu yazan değil, onu söylemek için bedel ödeyen kişi tamamlar. Khodahafez: Hoşça kal. Belki de korkuya…